BASINA VE KAMUOYUNA

Vicdanlarımızın Sesini Dinleyelim, Ülkemizde ve Sınırlarımızda Yeni Bir İnsanlık Suçu İşlenmesine Sessiz Kalmayalım!

İnsan hakları savunucuları başta yaşam hakkı, işkence yasağı ve kişi güvenliği olmak üzere pek çok hak ve özgürlüğün ihlaline yol açtığı için ilkesel olarak savaşa karşıdır. Tüm savaşlar hak ve özgürlükleri ihlal eder, toplumun fiziksel ve ruhsal olarak sağlığını bozar. Bu nedenle savaşın haklısı ya da haksızı yoktur.

Şimdi bir kez daha çok açık biçimde soruyoruz: “Gerçekten İdlib ve Libya’da ne işimiz var?”

Bir süreden beri sınır ötesinden, Türkiye’nin oralarda ne işinin olduğunu anlamakta çok zorlandığımız Suriye ve Libya’dan asker ölümlerine dair haberler gelmekteydi. Özellikle her şeyin iç içe geçtiği, siyasi ve askeri gerilimin ve buna bağlı olarak çatışmaların hızla tırmandığı İdlib’de bu gelişmelerin Türkiye’yi bir savaş ilanına, dolayısıyla sonu belirsiz bir maceraya sürükleyeceği kaygısını taşımaya başlamıştık. Nitekim kısa sürede korkulan oldu ve 27 Şubat 2020 Perşembe günü akşam saatlerinde bir hava bombardımanı sonucu İdlib’de çok sayıda askerin yaşamını yitirdiğine dair haberler sosyal medya hesaplarına düşmeye başladı. Yapılan ilk resmi açıklamalarda 33 askerin öldüğü bildiriliyordu. Daha sonra bu sayı 36’ya yükseldi. Ayrıca en az 32 askerin de yaralandığı belirtildi.

Aynı akşam, başta çatışma bölgelerinde görevlendirilen evlatlarının/yakınlarının akıbetinden kaygı duyan aileler olmak üzere, tüm Türkiye her türlü kaynaktan gelişmeler hakkında bilgi edinmeye çalışırken sosyal medya platformlarına, anlık mesajlaşma uygulamalarına ve video paylaşım sitelerine erişim tamamen ya da kısmen engellendi. Bu engelleme ve kısıtlama yaklaşık 16 saat boyunca devam etti.

Yeri gelmişken hatırlatalım, ‘düşünceyi ifade ve açıklama özgürlüğü’nü güvence altına alan Anayasa’nın 26. maddesinde şöyle denir: “ Herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyeti resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar (…)”. Oysa bu açık hükme karşın acılı insanların bilgi edinme hakkı 16 saat kasıtlı olarak kısıtlanmıştır. Yurttaşların kaç evladının öldüğünü, nasıl öldüğünü bilmeleri siyasal iktidarın karar ve icraatlarına yönelik yapılacak olası eleştiri ve itirazlar dışında ne “milli güvenliğe” aykırıdır, ne “kamu güvenliğine” halel getirir, ne de “devlet sırrı”dır.

Erişim engellerinin hemen ardından 28 Şubat 2020 tarihinde Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Müdürlüğü, “provokatif paylaşımlarda bulunduğu” iddiasıyla 91 sosyal medya kullanıcısı hakkında inceleme başlatıldığını duyurdu. Antep Valiliği 29 Şubat 2020 tarihinde aynı gerekçeyle 4 kişinin gözaltına alındığını, kentte tüm eylem ve etkinliklerin yasaklandığını açıkladı. İstanbul Valiliği ise 1 – 10 Mart 2020 tarihleri arasında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) “Suriye’de yürütmekte olduğu askeri operasyonları eleştirmeye veya bu operasyonların sonlandırılması amacıyla kamuoyu oluşturmaya yönelik” tüm açıklama ve etkinlikleri yasakladı. İdlib krizi üzerinden estirilen OHAL havası nedeniyle 29 Şubat 2020 tarihinde üç gazeteci saldırı girişimine ve tehdide maruz kaldı, ardından yaptıkları bir haber gerekçesiyle gözaltına alındı. Aynı gerekçeyle iki gazeteci daha gözaltına alındı ve bir haber ajansının ofisi polisler tarafından arandı. İdlib ile ilgili sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle gözaltına alınan bir gazeteci ise tutuklandı.

Bu uygulamaların hiçbir meşru zemini yoktur. Son zamanlarda çok sık başvurulan eylem ve etkinlikleri yasaklama uygulamasının, ifade, basın, toplantı ve gösteri özgürlüklerini sadece keyfi olarak sınırlandırmakla kalmadığını; özellikle yoğunluğu ve sıklığı göz önüne alındığında, bu hakların özünü ortadan kaldırmaya yönelik sistematik bir mahiyet kazandığını vurgulamak isteriz.

Diğer yandan İdlib’de savaşın şiddetlenmesiyle birlikte Suriye’de yaşanan insani kriz daha da derinleşmiştir. Maruz kaldıkları yaşam tehdidi ve baskılar nedeniyle Türkiye sınırına yığılan yüz binlerce sivil, ağır ve zor koşullar altında hayatta kalabilme mücadelesi vermektedirler. Buna karşın, ülke gündemini İdlib’e kilitleyen siyasi iktidar, bu insani krizi maalesef görmezden gelmekte ya da uluslararası ilişki ve ittifakları düzenlemede bir tehdit ve şantaj aracı haline getirmektedir. İktidar yetkilileri Avrupa sınırlarının tek taraflı olarak açıldığını, Türkiye’den Avrupa ülkelerine doğru düzensiz geçişlerin bundan böyle engellenmeyeceğini açıklamıştır. Gerek bu haberlerin mülteciler arasında hızla yayılması gerekse yetkililerin sınırlara yönelik bu hareketliliği kolaylaştırıp bizzat teşvik etmesi sonucu Yunanistan ve Bulgaristan sınırları ile Ege kıyılarında kısa sürede onbinlerce mülteci birikmiştir. Sınır geçiş noktalarında her bakımdan insan haklarına aykırı ve kabul edilemez müdahalelere maruz kalmalarına, hatta bu nedenle yaralanma ve ölüm olaylarının yaşanmasına karşın mültecilerin doğrudan ve dolaylı yollarla düzensiz geçişe teşvik edilmesi, insan hayatının siyasi hesaplar uğruna araçsallaştırılmasından başka bir şey değildir. Avrupa devletlerinin ikiyüzlülüğü burada yapılan şeyin mahiyetini değiştirmiyor. Yapılan şey, mültecilerin insanlıktan çıkarılma koşullarının devlet eliyle yaratılmasıdır ve insan haysiyetine açıkça aykırıdır.

İnsan hakları savunucuları başta yaşam hakkı, işkence yasağı ve kişi güvenliği olmak üzere pek çok hak ve özgürlüğün ihlaline yol açtığı için ilkesel olarak savaşa karşıdır. Tüm savaşlar hak ve özgürlükleri ihlal eder, toplumun fiziksel ve ruhsal olarak sağlığını bozar. Bu nedenle savaşın haklısı ya da haksızı yoktur. Dolayısıyla şimdi bir kez daha çok açık biçimde soruyoruz: “Gerçekten İdlib ve Libya’da ne işimiz var?”.

Milliyetçi ve militarist duyguları kışkırtarak ülkeyi savaşa sürüklemekle, temel hak ve özgürlükleri sınırlamakla, baskıları arttırmakla yaşanmakta olan ağır ekonomik, siyasal ve sosyal krizden kurtulmak mümkün değildir. Aksine savaş ve insan haklarına saygıdan uzaklaşmak, bu krizi kaçınılmaz olarak daha da derinleştirecek, içinden çıkılmaz hale getirecektir.

Uluslararası hegemonya ve çıkar çatışmaları sonucu yaşanan Suriye’deki savaşa şu veya bu biçimde müdahil olan, rol alan istinasız tüm devletler “savaş suçu” ve “insanlığa karşı suç” işlemektedirler. Bu suçların en başında ise söz konusu savaşın 2. Dünya savaşından sonra yaşanan en büyük kitlesel zorunlu göçe yol açması, milyonlarca insanı mülteci konumuna düşürmesi gelmektedir.

Statüsü ne olursa olsun bütün insanlar temel haklara sahiptir ve insanlık onuru her türlü politik çıkarların üzerindedir. Bu nedenle çaresiz kalmış insanların umut ve minnetlerini araç haline getirmekten vazgeçerek bir an önce güvenli ve kontrollü geçiş koşulları sağlanmalıdır.

Vicdanlarımızın sesini dinleyelim, ülkemizde ve sınırlarımızda yeni bir insanlık suçu işlenmesine sessiz kalmayalım!

Türkiye İnsan Hakları Vakfı