TSK, MİT ve EGM Arasında Silah Devrine Dair Yönetmelik Değişikliği Hakkında Ortak Açıklama

60

“Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT), Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) Taşınır Mal Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile kolluk güçlerine bir dış tehlike anında kullanılması gereken ağır silahları toplumsal olaylarda kullanma yetkisinin verilmesi yurttaş merkezli demokratik alanının tahribi sürecinde ne denli kaygı verici bir aşamaya gelindiğinin ifadesidir.

2020’nin son haftalarında adeta yangından mal kaçırırcasına bir telaşla Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanının önlenmesine yönelik yaptırım kararlarının uygulanmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemek amacıyla bir kanun çıkarıldı. Belirtilen amaca yönelik birkaç düzenlemenin dışında söz konusu kanunun tamamı ifade ve örgütlenme özgürlüğünü ciddi bir şekilde kısıtlayan, sivil toplumu vesayet altına alan düzenlemeler içeriyor. Sivil toplumdan yoğun tepki ve eleştiri alan[1] bu kanuna yönelik tartışmalar henüz sıcaklığını korurken Cumhurbaşkanı tarafından 5 Ocak 2021 tarihinde “Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT), Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) Taşınır Mal Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” çıkarıldı.

Söz konusu yönetmeliğe göre “milli güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliğini ciddi şekilde tehdit eden terör, toplumsal olaylar ve şiddet hareketlerinin meydana gelmesi durumunda veya emniyet ve asayişin zorunlu kıldığı hallerde” TSK, EGM ve MİT, taşınır mallarını herhangi bir şarta bağlı olmadan ilgili bakanın onayı ile birbirine devredebilecek. Burada kritik olan, yönetmelikte kullanılan “taşınır mal” ifadesinin söz konusu kurumların envanterlerinde bulunan taşıt ve silahları da içeriyor olmasıdır.

Asli görevi ülkeyi olası dış saldırılara karşı korumak (savaşmak) olan TSK’nin envanterindeki silahlar, haliyle bu göreve uygun nitelikte olan ağır silahlardır. Yönetmelik değişikliğinin gerekçesi de “terör, toplumsal olaylar ve şiddet hareketleri” olduğuna göre söz konusu devrin TSK’den EGM ve MİT’e doğru yapılacağı anlaşılmaktadır. Bu durumda akla ister istemez TSK’nin ağır silahlarını kolluk görevi yapan personele devrine neden gerek duyulduğu sorusu geliyor: Ülke içinde asayişi sağlamakla görevli kolluk güçleri yetersiz mi kalıyor? Ya da toplumun dirliğini ve huzurunu sağlamakla görevli kurumlar bir savaş için öngörülmüş ağır silahlara niye ihtiyaç duyuluyor? Öte yandan sadece TSK’de olması gereken ağır silahların ülke içindeki yerleşim birimlerinde kullanılması halinde bunun yurttaşlar, diğer canlılar, doğal ve kültürel mekânlar üzerinde kaçınılmaz olarak yol açabileceği tahrip edici etki ve sonuçlar öngörülmekte midir?

Aslında kolluk güçlerinde bir yetersizliğin ya da zafiyetin olmadığı kısa bir süre önce TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki görüşmeler sırasında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından yapılan açıklamalardan anlaşılmaktadır. Aksine kolluk güçlerinin kapasitesinin ve başarısının nasıl arttığı etkileyici sunumlar ile dile getirilmiştir. 2020 Kasım ayı itibarıyla İçişleri Bakanlığı’nın bünyesinde kolluk kuvveti olarak görev yapan 579 bin 446 personel (313 bin 729 emniyet personeli, 203 bin 19 jandarma personeli, 7 bin 89 sahil güvenlik personeli, 29 bin 185 mahalle ve çarşı bekçisi ve 55 bin 609 da güvenlik korucusu) bulunmaktadır.[2] Bu sayı Kasım 2019 itibarıyla 542 bin 183 idi.[3] Ayrıca bakanlığın envanterinde kısa ve uzun namlulu ateşli silahların yanı sıra 7 bin 333’ü zırhlı olmak üzere 62 bin 271 araç, 28’i silahlı olmak üzere 51 uçak, 2 bin 476 mini İHA (insansız hava aracı) ve drone bulunmaktadır.[4] 31 Aralık 2019 itibarıyla Türkiye’nin nüfusu 83.154.997 kişidir. Buna göre her 143 yurttaşa silah kullanma yetkisi de bulunan 1 kolluk görevlisi (polis/jandarma/sahil güvenlik/bekçi/korucu) düşmektedir. Bu oran 2019 yılında 167 yurttaşa 1 kolluk görevlisi şeklindeydi. Bu, evrensel standartlar ile kıyaslandığında oldukça yüksek bir orandır: örneğin Avrupa Birliği (AB) ortalaması 314 yurttaşa 1 kolluk görevlisi şeklindedir.[5]

Türkiye’nin de altına imza attığı uluslararası sözleşme ve belgelerde tezahür eden evrensel hukuk, devletlerin zor kullanma yetkisinden söz eder. Aslında bu, şiddetin ve dolayısıyla hak ihlallerinin önlenmesi için devletlerin sorumluluğuna işaret eden ve kesinlikle hukukun ve insan hakları normlarının tarif ettiği kurallar çerçevesinde kullanılması ve denetlenmesi gereken bir yetkidir. Ancak zor kullanım araçlarının (kolluk personeli ve teçhizat) bu denli orantısız olduğu koşullarda ise sözü edilen denetimde bazı zafiyetlerin yaşanması olasılığı oldukça yüksektir. Kaldı ki, son zamanlarda her vesileyle olgu ve verilere dayanarak kolluk güçlerinin, evrensel hukukta ve ülke yasalarında tanımlanan zor kullanma yetkisinin çok ötesine geçen kural dışı şiddetinde kaygı verici bir artış yaşandığını dile getiriyoruz. Örneğin, TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin tespitlerine göre 2020 yılının ilk 11 ayında kolluk güçlerinin yargısız infazı, dur ihtarına uyulmadığı gerekçesiyle veya rastgele ateş açması sonucu en az 12 kişi yaşamını yitirmiş, 10 kişi de yaralanmıştır[6]. Kolluk şiddetinde yaşanan bu artışta denetimsizliğin, cezasızlığın, görmezden gelmenin ve hatta teşvik etmenin rolü çok büyüktür. Nitekim, cezasızlığı yasal hale getiren 2016 yılında 6722 Sayılı Kanun’da yapılan değişiklikler bu yaklaşımın somut örneklerinden biridir.[7]

Yönetmeliğin gerekçesinde “terör ve şiddet hareketlerinin yanı sıra toplumsal olaylar” ifadesi de yer almaktadır. Terör ve şiddetin varlığı kolluk güçlerinin yukarıda da belirtilen gerekçelerle –ancak kesinlikle orantılılık, ölçülülük, gereklilik ve yasallık ilkelerine uymak kaydıyla- zor kullanılmasını anlaşılır kılıyor. Ne var ki çok genel ve muğlak olan “toplumsal olaylar” ifadesi oldukça düşündürücü ve kaygı vericidir. Demokratik toplum düzeninin temelini oluşturan toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün barışçıl kullanımı siyasal iktidar tarafından maalesef uzunca bir zamandır “olay” ya da “terör” olarak nitelendirilmektedir. Oysa bu özgürlükler asli bir demokratik değere sahiptir, çünkü yurttaşların kamusal alana etkin bir biçimde iştirak edebilmelerini sağlarlar. Yurttaşlar ancak bu özgürlüklerin korunduğu koşullar altında toplumun tamamını veya bir bölümünü ilgilendiren konularda görüşlerini serbestçe paylaşabilir, karar alıcıları eleştirebilir, hâkim görüş ve siyasalara itiraz edebilirler. Buna karşın bu özgürlükler uzunca bir süredir yaygın ve sistematik olarak ihlal edilmektedir. Barışçıl toplantı ve gösteriler, ağır silahların devri söz konusu olmaksızın da maalesef uzun zamandır fiziksel şiddet ile bastırılmaya çalışılmakta, kolluk güçlerinin müdahalesi çoğu kez “sokakta işkence”nin ürkütücü örneklerine dönüşmektedir. TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin tespitlerine göre 2020 yılında en az 745 barışçıl toplantı ve gösteriye kolluk güçlerinin müdahalesi sonucunda 2014 kişinin işkence ve diğer kötü muamele niteliğinde uygulamalara maruz kalarak gözaltına alınması, 65 kişinin de yaralanması bunun örneklerinden biridir.

Kısacası, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan, sivil toplumu vesayet altına alan, kitle imha silahlarının yayılmasının finansmanının önlenmesine yönelik kanunun ardından yapılan ve toplanma özgürlüğünü ağır bir şekilde tehdit eden bu yönetmelik değişikliği yurttaş merkezli demokratik alanının tahribi sürecinde nedenli kaygı verici bir aşamaya gelindiğini göstermektedir. Yıllardır bir yönetme tekniği olarak sürdürülen düşmanlaştırıcı ve kutuplaştırıcı politikaların şekillendirdiği zihniyet dünyası artık bizzat siyasal iktidarı yönetir olmuştur. Öyle ki kendi toplumuna karşı ağır savaş silahlarının kullanılması bile tahayyül edilebilmektedir. Gelinen aşamada ülke güvenliğini tehdit eden bir dış tehlike anında kullanılması gereken ağır silahları toplumsal olaylarda kullanma yetkisini, son zamanlarda sıkça örneklerini gördüğümüz muhalefet etmeyi “terörizm” olarak adlandırarak ağır suçlar kapsamına alma siyasetiyle birlikte değerlendirdiğimizde her türlü itirazı düşmanlaştırma tutumuyla karşı karşıya olduğumuz açıktır. Başka bir deyişle güvenlik odaklı politikaların Türkiye’de geldiği seviye artık sınırların ülke içinde çizildiği, makbul olarak ilan edilen sınırın ötesine geçenin de sınır dışından gelen tehdit ve saldırı olarak algılandığı bir seviyedir. Defalarca dile getirdiğimiz gibi insan haklarını ve hukuku referans olmaktan çıkaran böylesi her yeni adım devleti salt bir şiddet aygıtı haline getirmektedir. Bu denli çıplak bir baskı aracı haline geliş ise ağır bir toplumsal tahribat ve yıkım ile karşı karşıya olmak demektir. Dolayısıyla çok daha geç olmadan barışçıl bir arada yaşam iradesine sahip çıkmak için akıl ve vicdan sahibi herkesi sorumluluk almaya çağırıyoruz.

TÜRKİYE İNSAN HAKLARI VAKFI

T: +90 (312) 310 66 36

F: +90 (312) 310 64 63

tihv@tihv.org.tr

www.tihv.org.tr

İNSAN HAKLARI DERNEĞİ

T: +90 (312) 230 35 67-68-69

F: +90 (312) 230 17 07

posta@ihd.org.tr

www.ihd.org.tr

[1] Yasayı kapsamlı bir şekilde eleştiren metni 694 kuruluş imzaladı. Ayrıntılar için bkz. https://siviltoplumsusturulamaz.org/

[2] Bkz. https://www.gazeteruzgarli.com/bekci-sayisi-30-bine-yukseliyor/

[3] Bkz. https://www.icisleri.gov.tr/strateji/2020-butce-sunumu s 26.

[4] Bkz. https://www.icisleri.gov.tr/strateji/2020-butce-sunumu s 42-44.

[5] Bkz. https://tr.euronews.com/2019/01/04/avrupa-da-314-kisiye-turkiye-de-185-kisiye-bir-polis-dusuyor-polis-sayisinda-rekor-artis

[6] https://tihv.org.tr/basin-aciklamalari/verilerle-2020-yilinda-turkiyede-insan-haklari-ihlalleri/

[7] Kamuoyunda “terörle mücadelede görev yapan TSK personeline yasal zırh” olarak bilinen 6722 Sayılı Kanun’da yapılan değişikliklerden İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak kolluk görevi yaptığı belirtilen köy korucularının da yararlanması öngörülmüştür. Söz konusu değişiklikler sayesinde sokağa çıkma yasakları döneminde yaşanan başta yaşam hakkı olmak üzere pek çok hak ihlali soruşturma konusu dahi edilmemiştir.