Barış Pınarı adı verilen askeri müdahalenin başlaması ile birlikte bir yandan İçişleri Bakanı, bir yandan Emniyet Genel Müdürlüğü ve bir yandan da üç büyük şehrin Başsavcılıkları “aman vatandaşlarımız suç işlemesin (!)” kaygısıyla olsa gerek, yoğun bir açıklama taarruzu başlattılar.

Önce Emniyet Genel Müdürlüğü bir açıklama yaptı ve “Barış Pınarı Harekatı üzerinden ülkemiz aleyhinde kara propaganda yaparak halkı kin ve nefrete tahrik eden, güvenlik güçlerimizin itibarını zedelemek maksadıyla kaynaksız ve yalan paylaşımlarda bulunan, terör örgütü propagandası yaptığı görülen 78 şahıs ile ilgili gerekli yasal işlemlere başlanıldığını” duyurdu.

Daha sonra İstanbul, Ankara ve İzmir Başsavcılıkları da ardı ardına açıklama yaparak; “ulusal güvenlik gereği, bölgeye barış ve huzur getirmek amacıyla başlatılan harekatı hedef alan, ülkenin sosyal barışını bozmaya çalışan” resmi dil ve açıklamaların aksine haber paylaşanlar, görüş, yorum ya da eleştiri yapanlar hakkında “yasal” işlem başlattıklarını duyurdular. Aslında ülkedeki sosyal barıştan, bu barış ve huzurun “bölgeye” de götürülmek istendiğinden söz eden laf kalabalığı içinde özetle “işgal kavramını kullanmayacaksınız, sivil ölümlerle ilgili haber paylaşmayacaksınız, savaş suçu olabilecek bilgi, belge ve görüntülere yer vermeyecek, en nihayetinde hükumeti eleştirmeyecek, devlet hangi kavramlarla konuşuyorsa siz de o kavramlarla konuşacaksınız” deniyordu. Hatta İçişleri Bakanı meseleyi öyle bir noktaya taşıdı ki, bunun bir operasyon olduğunu, savaş diyenlerin ihanet içinde bulunduğunu söyledi.

Peki, gerçekten öyle mi? Gerçekten de Bakan’ın, başsavcıların buyurduğu gibi birinin savaş dediğine operasyon denilmesi, tersinden operasyon denilenin işgal diye nitelendirilmesi, savaşa karşı olunup, ölmenin ve öldürmenin reddedilmesi, belki kendinizce bir tespit yaparak emperyalist paylaşımdan söz edilmesi, en nihayetinde barışın savunulması suç mudur?

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi esasen “Yaşam Hakkı” ile başlar ve 2. madde bu hakkı düzenler. Sözleşmenin 9. ve 10. maddeleri düşünce ve ifade özgürlüğünü düzenler ve şöyle denir; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamları tarafından müdahale olmaksızın ve ulusal sınırlar dikkate alınmaksızın, görüşlere sahip olma, bilgi ve düşünceleri edinme ve bunları yayma özgürlüğünü içerecektir.”

Benzer bir şekilde BM Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (MSHS) 6. maddede Yaşam Hakkını, 18. ve 19 maddede düşünce ve ifade özgürlüğünü düzenler. Hukuk dehası başsavcıların yarattığı korkunun tam tersine Sözleşmenin 20. maddesi ile savaş propagandası ve düşmanlığı savunma yasaklanır. Dahası Sözleşme henüz ilk maddede size der ki; olur da aranızda Rojava’daki Kürt, Arap ve Türkmen halkları ile farklı inanç ve milliyetlerden toplulukların kendi kaderini serbestçe tayin etmesi gerektiğini düşünen varsa “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler. (MSHS md. 1)”

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası yukarıdaki sözleşmelere uygun olarak düzenlenmiş, düşünce ve ifade özgürlüğünü güvenceye almıştır. Anayasa’nın 25. maddesi düşünce ve kanaat hürriyetini, 26. maddesi düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini düzenler.

Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” (Anayasa md. 25)

Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet Resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.” (Anayasa md. 26)

Bakan, savcı veya polis, “suç işliyorsunuz” dedi diye suç işlemiş olmazsınız; AİHS’in 7, MSHS’nin 15 ve Anayasa’nın 38. maddelerine göre kanunsuz suç ve ceza olmaz“Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz”. Dolayısıyla suç işlemek bir yana uluslararası sözleşmeler ve Anayasa ile güvence altına alınmış haklarınızı kullanmış olursunuz.

Şunu sorabilirsiniz; “iyi de mahkemeler yasaları dikkate alıyor mu?”

Aslında yargının içinde bulunduğu sefil duruma rağmen yukarıda sıralanan hak ve özgürlüklerin kullanımı nedeniyle yapılan yargılamalar ya beraatle sonuçlanıyor, ya ceza hükümleri Yargıtay’dan dönüyor ya da AİHM tarafından tazminat yaptırımıyla karşılaşıyor. Zaten Emniyetten Bakanına, Başsavcısından Barolar Birliği Başkanına kadar hukukun ters yüz edilmesi bu sebepten kaynaklanıyor.

Örneğin Yargıtay 8. Ceza Dairesi 04.07.2012 tarih ve 2009/13825 Esas 2012/23385 Karar sayılı kararında “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında, kamuyu ilgilendiren sorunların kamuya açık olarak tam bir serbestlik içerisinde tartışılabilmesi, şiddeti teşvik eden eylemler hariç bu tartışmanın boyutlarının Devlet organları tarafından maksimuma çıkarılması gerektiği vurgulanmaktadır. Süreklilik gösteren bu kararlarda, kamuoyunun bir bölümünün ve hatta çoğunluğun hoşuna gitmeyen, ürkütücü, şok edici fikirlerin de sözleşmenin 10. maddesi tarafından korunduğu belirtilmektedir. (Handyside / Birleşik Krallık, Castells / İspanya vb. Kararlar) ( İzmir 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2019/199E. Ve 2019/192K. nolu ilamı.)” diyerek düşünce ve ifade özgürlüğünün altını çizmiştir.

Başka bir yerel mahkeme kararında konu şu şekilde açıklanmıştır: “Sanık yapmış olduğu paylaşımda (“Afrin işgaline hayır…İlhaka da hayır.”) özetle, Afrin’e girilmesinin uygun olmadığını ve savaşa karşı olduğunu belirtmiştir…sanığın örgüt propagandası yaptığına ilişkin iddianamede belirtilen suçu işlediği kabul edilemez” (Balıkesir 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2018/171E., 2018/208K. nolu ilamı.)

Yine Anayasa Mahkemesi’nin 09.05.2019 tarih ve 2017/36722 Başvuru nolu kararında konuya şu şekilde açıklık getirmiştir: “… Toplumsal ve siyasal ortama veya sosyo-ekonomik dengesizliklere, etnik sorunlara, ülke nüfusundaki farklılıklara, daha fazla özgürlük talebine veya ülke yönetim biçiminin eleştirisine yönelik düşüncelerin Anayasa Mahkemesinin daha önce ifade ettiği gibi devlet yetkilileri veya toplumun önemli bir bölümü için rahatsız edici olsa bile açıklanması, yayılması, aktif, sistemli ve inandırıcı bir şekilde başkalarına aşılanması, telkin ve tavsiye edilmesi ifade özgürlüğünün koruması altındadır.” Tüm bu güncel yargı kararları karşısında, kamu otoritelerinin yaptığı açıklama ve girişimlerin, hukuki olmaktan ziyade ifade özgürlüğünün kullanılmaması için toplumu caydırma, baskı altına almaya yönelik olduğu açıkça ortadadır.

Son bir not; Anayasa’nın 9. maddesine göre neyin suç olup neyin olmadığını belirleme ve yargı yetkisi İçişleri Bakanı veya Emniyet tarafından değil “bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır. (Anayasa md. 9)” -ki olmaz ya(!), mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ortadan kalkarsa savaşa, işgale, ölmeye ve öldürmeye, zulme ve sömürüye karşı çıkarak barış içinde, insanca yaşamayı savunmak için yasa hükmüne, mahkeme kararına, güçlünün icazetine ihtiyacınız yoktur.

ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ

Kaynak: https://cagdashukukcular.org/basin-bultenleri/savasa-karsi-olmak-gercekten-suc-mu/