İKLİM KRİZİ VE EKOLOJİK TAHRİBATIN YIKICI ETKİLERİNE KARŞI ÖNLEM ALMAMAK ve MÜCADELE ETMEMEK HAK İHLALİDİR!

70

Günlerdir hem iklim krizi ve ekolojik tahribatın hem de siyasal iktidarın demokrasi ilkelerini, temel hak ve özgürlükleri hiçe sayan, neoliberal ve kutuplaştırıcı politikalarının yıkıcı sonuçlarını en ağır haliyle yaşıyoruz. Bir yandan ulusal felaket boyutuna varan orman yangınları ve seller ile baş etmeye çalışırken, diğer yandan bizi toplum olarak bir arada tutan tüm değerlerin ayaklar altına alınışının derin üzüntü ve kaygısını taşıyoruz.

Türkiye toplumunu adeta nefes alamaz hale getiren, siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel, iklimsel ve ekolojik boyutları olan, ağır bir kriz hali olarak tanılayacağımız bu durumun işaretlerini bir süreden beri güçlü bir şekilde almaktaydık. Orman alanlarının ve su kaynaklarının sermayenin çıkarları doğrultusunda hızlı ve yoğun tahribi ile birlikte yaşanan kuraklıklar, yaygınlaşan ayırımcı ve nefret söylemi ile birlikte artan ırkçı saldırılar, kadına ve LGBTİ+’lara yönelik şiddet, Marmara Denizi’nde yaşanan musilaj sorunu, suç örgütleri ile girilen ilişkiler sonucu siyaset kurumlarında ve aktörlerinde görülen ağır çürümüşlük, yönetilemeyen pandemi, durdurulamayan hayat pahalılığı, birbiriyle ilişkili ve bağlantılı bu işaretlerden bazılarıdır.

Aslında bu kriz hali sadece Türkiye’ye has bir durum değildir.  Başta bilim ve düşünce insanları olmak üzere hak savunucularının, iklim ve çevre aktivistlerinin, duyarlı siyasetçilerin yıllardır ısrarla anlatmaya çalıştığı gibi, evrensel ölçekte yaşanan bir var oluş krizine tanıklık ediyoruz. Bu krizin asli sorumlusu aşırı kâr hırsını ve sermaye birikim modelini tüm dünyaya dayatan küresel sermayenin ultra neoliberal politika ve uygulamalarıdır.

Gelinen aşamada, mevcut küresel adaletsizlik ve eşitsizlikleri en çıplak haliyle, hızla ve en ağır şiddette derinleştiren bu kriz öyle bir boyut kazanmıştır ki; sadece yaşamak için bağımlı olduğumuz diğer canlılar, su, toprak, hava, oksijeni sağlayan ekosistemleri değil, aynı zamanda özgür, eşit, adil, barışçıl ve demokratik bir yaşam içinde var olabilme koşullarının tamamını hedef alır hale gelmiştir.

İnsanlığı ve onun da bir parçası olduğu yaşam ve var oluş birliğini tehdit eden bu gerçeklik karşısında uluslararası toplum sözleşme ve belgeler üreterek, devletleri/hükümetleri acil eylem planları yapmaya ve uygulamaya davet ederek kötü gidişatı durdurmaya çalışmaktadır. Ancak gösterilen tüm bu çabalar tehlikenin büyüklüğü karşısında yetersiz kalmakta ve maalesef insanın doğaya, yaşam ve var oluş birliğine yönelik vahşi müdahalesi önlenememektedir.

Türkiye, iklim krizi ve ekolojik tahribatın bütüncül etki ve sonuçlarını en ağır biçimde yaşayan ülkelerden biri olmasına karşın mevcut siyasal iktidar, durumun vahametini kavrayabilmiş değildir. İktidarın konuya dair yaklaşımı tam bir ‘vurdumduymazlık’ halidir. Tüm eksiklik ve yetersizliklerine rağmen, halen bu konudaki en önemli uluslararası belge niteliğindeki Paris Anlaşması’nı ısrarla onaylamayan son altı ülkeden biri Türkiye’dir.[1]

Devletlerin kendi yurttaşlarına karşı birinci görevi, onların can ve mal güvenliklerini sağlamak, hakların hayata geçirilmesini güvence altına almak ve sürdürmektir. Ayrıca, gelecek kuşakların haklarını da gözeterek, bir parçası olduğumuz çevreyle ve çevrenin/ekosistemlerin canlı ve cansız bileşenleri ile uyumlu bir şekilde sürdürülebilir bir yaşamın sağlanması da devletlerin görev ve sorumluluğudur.

Oysa son haftalar içinde Türkiye’nin vicdanı adeta yangınlarda yanıp sellerde boğuluyor ve devlet erkini kullananlar sözü edilen bu görev ve sorumlulukları hiçbir şekilde yerine getirmiyor.

Kısacası, son günlerde ülkeyi kasıp kavuran, bir bütün olarak ekosistemde telafisi zor yıkıma/kırıma, ülkenin maddi ve manevi değer ve kaynaklarının yitirilmesine yol açan orman yangınlarının baş sorumlusu, küresel iklim krizi ve ekolojik tahribata karşı gerekli politikaları üretip hayata geçirmeyen; canlı ve cansız varlıklarıyla birlikte ormanları koruma konusunda gerekli önlemleri almayan, aksine ormanları maden, turizm vb. gerekçeler ile sermayenin çıkarlarına peşkeş çeken; yangınla mücadele için zorunlu araç, teçhizat ve personeli zamanında hazır etmeyen, gerekli tedbirleri almayan; yerel yönetimleri ve sivil toplumu yangın ve onun yarattığı krizle mücadele sürecinden dışlayan; yurttaşların dayanışma hakkını engelleyen; toplumun haber ve bilgi alma hakkını kısıtlayan, hatta eleştirilerde bulunan ve hakikati haber yapanlar üzerinde yargısal baskı oluşturan; yıllardır sürdüre geldiği ayrımcı, ötekileştirici ve kutuplaştırıcı söylemleri bu süreçte de devam ettirmekte hiç bir beis görmeyen siyasal iktidardır.

Gelinen noktada, yaşanan yıkım her bakımdan çok ağır boyutlardadır. Yangınların başladığı 28 Temmuz 2021 tarihinden bu yana yetkililer tarafından can kayıplarına dair sadece 2 Ağustos 2021 tarihinde bir açıklama yapıldı. Buna göre en az 8 yurttaşımız yaşamını yitirdi. Yaralıların kesin sayısı ise bilinmiyor. Ancak yetkililerin yine 2 Ağustos 2021 tarihine kadar yaptığı çelişkili açıklamalara dayanarak, en az bin civarında yurttaşın sağlık desteği alacak düzeyde yangınlardan etkilendiği söylenebilir. Ekosistemlerin bünyelerinde barındırdığı tüm canlı ve cansız bileşenleriyle birlikte maruz kaldığı kayıpları ise tahmin etmek neredeyse imkânsız. Şimdilik “katliam boyutunda” demekten başka bir çaremiz yok. Kaç yurttaşımız yaşam yerlerini terk etmek zorunda kaldı, mülklerini ve gelir kaynaklarını kaybetti, bunun ekonomik ve sosyal boyutu nedir bilemiyoruz. Yaşanan bu ağır felaketin yol açtığı travmanın bireysel ve toplumsal etki ve boyutlarını kavramak ise oldukça uzun bir zaman alacak. Bunların hepsi başlı başına yüzleşmeyi gerektiren birer hak ihlali niteliğindedir. Dahası ekosistemlerin maruz kaldığı kırımın geleceğe de sarkan bir şekilde, küresel çapta muazzam olumsuz etkileri olacaktır.

Sonuç olarak ifade etmek isteriz ki; yaşanan tüm ihlallerin ve hak kayıplarının üstü yine cezasızlık zırhı ile örtülmemeli, süreç hızlı, şeffaf ve etkin bir şekilde soruşturularak sorumlular açığa çıkarılmalıdır. Aynı şekilde, yangınla mücadele konusunda yaşanan eksikliklerden sorumlu olanlar da açığa çıkarılmalıdır. Yanı sıra, yangınla mücadele için acilen şeffaf ve katılımcı (yurttaşları, sivil toplumu ve yerel yönetimleri dahil eden), bilimsel yöntemleri, temel hak ve özgürlükleri gözeten, toplumu doğru ve hızlı biçimde bilgilendiren yeni bir kriz yönetimi oluşturulmalıdır. Öte yandan bir dakika dahi yitirmeksizin, artan şiddetiyle devam edeceği bilimsel olarak da kesinleşmiş iklim krizi ve ekolojik tahribatın yıkıcı etkilerine karşı başta bilim insanları, ilgili uzmanlar, sivil toplum örgütleri ve dezavantajlı gruplar olmak üzere, tüm toplumsal kesimlerin aktif katılımıyla kapsamlı plan ve programlar geliştirilmeli, yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası ölçeklerde acil eylem durumuna geçilmelidir.

Yangınlarda yaşamını yitirenler ve canlı ve cansız tüm bileşenleri ile kırıma uğrayan ekosistemler için duyduğumuz derin üzüntüyü ifade eder, tüm zorluk, baskı ve engellere karşın büyük bir özveriyle yangınla mücadeleyi sürdürenlere, dayanışmayı büyütenlere sonsuz teşekkürlerimizi sunarız.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı

[1] Paris Anlaşmasını onaylamayan ülkeler: Eritre, İran, Irak, Libya, Yemen ve Türkiye