Ekolojik bozulmayı; azalan yağmur ormanlarından, yok olmuş balıkçılığa, buzullardan, yükselen deniz seviyelerine dek hayatımızın aslında her alanında yaşadığımız fakat büyük veya geniş coğrafyalarda somut olarak daha rahat gördüğümüz sorunlar üzerinden değerlendirebiliriz.

Aren Roupen Ünal

Son yirmi sene içinde insanlık, küresel bir iklim değişikliğine yol açtı ve gezegenimizdeki ekolojiyi alt üst etti. En kötü teorimiz ise artık dünyamızın altıncı yok oluş krizinin içinde oluşu. Son yok oluş krizi 65 milyon yıl önce dinazor çağında yaşanmıştı. Son 5 tanesinden farklı olarak bu yok oluş krizinin sebebi biziz; “Dünya’ya çarpan meteor biziz.”

Biyologlar, önümüzdeki yıllarda birçok bitkinin ve hayvan türlerinin üçte birinin yok olacağını dile getiriyorlar. Mantıksal olarak düşündüğümüzde 2050’de şu anki insan nüfusu artacak ve 9 milyar olacak. Dolayısıyla Çin’deki et tüketimi daha fazla artacak. Hatta öyle bir noktaya getirecek ki, insanlık Vegan beslenme tarzına itilmek zorunda kalacak. Bu söylediğim ütopik bir teori değil. Bunları, Birleşmiş Milletler’in “Sürdürülebilir bir geleceğe sahip olmak için tek geçerli yolun Vegan beslenme tarzına doğru küresel bir kayma olabileceğini…” ön görebilecek kadar bir söyleme ittiğinden de anladığımı dile getirmek isterim.

Financal Times

Öncelikle küresel-kapitalist sistemin insanları, hayvanları ve doğayı yok ettiğini bildiğimizi varsayıyorum. Bu sistemi insanileştirmek, yeşil dostu yapmak imkansız. Bu tür bir sistemin akla gelebilecek bütün seviyelerde, yani politik, ekonomik, yasal, kültürel, teknolojik ve kavramsal boyutlarda bir devrimle aşabileceğimizi öngörmek, zor olmasa gerek. Bu stratejide hâlâ eksik olan bir şeyler var ve devrimsel strateji bu haliyle işe yaramaz, çöker. Bu devrimi ya da hareketin başlangıcı olarak son otuz senede aktif olan bir toplumsal hareket haline gelen “hayvan özgürlüğü”nü saymak mümkün.

“Barış, adalet, demokrasi, otonomi ve ekoloji adına mücadele eden ilerici insanların hayvan özgürlüğü hareketine duyulan ihtiyacı ve bunun geçerliliğini iki sebeple kabul etmesi gerekiyor. Birincisi, ahlâki bir açıdan hayvanların maruz bırakıldığı sömürü, acı ve gaddarlık öylesine büyük, derece ve tür olarak öylesine devasa ki merhamet, adalet, hak ve şiddete başvurmama gibi değerleri olduğunu söyleyen herkesten derin ahlâki ve politik tepkiler görmeyi hak ediyor. Her yıl insanlar 70 milyon deniz ve kara hayvanını onlardan gıda oluşturmak için katlediyor; milyonlarcası deney laboratuarlarında, kürk çiftliklerinde ve av alanlarında ve akla gelmeyen nice öldürme alanlarında öldürülüyor. İkinci olarak, stratejik anlamda hayvan özgürlüğü hareketi insan ve hayvan özgürlüğü için de temel bir öneme sahip. Bir çok açıdan insanların hayvanları tahakküm altına alması, insanın insanı da hakimiyet altına almasının temelini hazırlıyor, ayrıca küresel ekolojik krizi de tetikliyor. Hayvan özgürlüğüne dahil olmadan etikte, psikolojide, toplumda ve ekolojide devrimci değişiklikler meydana gelemez.”

Geçmişten günümüze, bu hareketten yola çıkarak görmüş olacak ki, Pisagor on yıllar önce şu sözleri söylüyor: “İnsanlar hayvanları katlettikçe birbirlerini öldürecekler. Gerçekten de cinayet ve acının tohumlarını ekenler neşe ve sevgi biçemezler.

Feminist bakış açısı teorisine göre baskı altındaki her grubun toplumun doğası ile ilgili önemli bir perspektifi ya da kavrayışı vardır. Farklı ırklardan insanlar, örneğin, sömürgeciliği ve ırkçılığın patolojisini aydınlatabilirler, öte yandan kadınlar tarih boyunca bu kadar çok farklı toplumsal iktidar moduna destek veren ataerkilliğin mantığını ortaya koyabilir.

Hayvanlar kendi acılarını insan diliyle ifade edemezler. İnsanların diğer hayvanlarla nasıl bağ kurduğu ve onları nasıl sömürdüğünü analiz ederek, hiyerarşinin ortaya çıkışını ve gelişmesini kavrayabiliriz. Bu bakış açısı olmadan insanların hayvanlar, doğa ve birbiri üzerindeki tahakkümünün temel dinamiklerini; insan şiddetinin, savaşın, militarizmin ve soykırımın; devam eden hayvan kırımının; günümüzde yaşanan küresel ekolojik krizin ana sebeplerini kavrayamayız. Bu bakış açısından bakarak insanın insanı ezmesi ve insanın doğayı sömürmesinin köklerinin insanın hayvanları baskı altına almasında yer aldığını görebiliriz.

Peta

Hayvanlar ilk meta biçimiydi, miras alınmış bir zenginlikti, ilk kapital idi ve ilk kölelerdi.

Jim Mason’a göre çiftçilik bir çok farklı bölgede göründü; ama Orta Doğu; Mısır, Maya, İnka, Aztek, Çin ve Hindistan’dan gelen koyun, keçi, at ve büyük baş hayvanlar gibi büyük hayvanların evcilleştirilmesine bağlı ve bu durumdan güç alarak ortaya konmuş genişlemeci ve tahakkümcü bir hayat tarzına bağlılığı sebebiyle ayrılıyordu. Sürü sistemi çiftçi kültürlerine zenginlik ve güç bağışladı, çünkü onları savaşlara ve işgallere yönlendiriyordu, hayvancılığın genişlemeye yatkın olan gereksinimleri sebebiyle böyle oluyordu; bu kültürler dikkat çekecek şekilde kaba ve agresif kültürlerdi. Orta Doğu’nun soyundan gelenler, gezegenin en merhametsiz ve güçlü hakimleri olma geleneğini sürdürmeye devam edenler Avrupalı ve Amerikalılardı.

M.Ö. 4. Yy.’da Aristo açık hiyerarşi felsefeyi formüle etti. Herşeyin bir amaç uğruna var olduğu, bunun da mükemmellik ölçeğindeki daha ulu varlıkların ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu söyleyen teleolojik bir dünya görüşünü savundu. Bitkilerin amacı hayvanlara yem olmaktı, hayvanlar bize gıda oluyordu, bizim görevimiz de Tanrı’yı ve evreni düşünmekti. İnsanların beyni en üst seviyedeydi, daha alt ya da aşağı zekaya sahip canlılar tam olarak insan değildi ya da hiç insan sayılamazdı. Böylece Aristo köleliği varlıkların doğal düzeninin bir parçası saymış oldu. Ve bu felsefe ile beraber de Rasyonalizm doğmuş oldu. Yani, bireylerin, hayvanlarla beraber diğer insanlardan radikal olarak ayrı tuttuğu düalistik bir mantığa dönüşmüş oldu.

En sonunda insanın insanı tahakküm altına alması ve bunun savaş, kölelik ve soykırımla gerçekleştirilmesi genellikle kurbanların dil yoluyla aşağılanmasıyla başladı; fare, domuz, maymun vb. Isimlerle hitap edilerek. Nazi toplama kamplarında kullanılan endüstriyel öldürme biçimlerinin ABD mezbahalarında 19. yüzyılın sonlarında kullanılan tekniklerden model alındığını söylemek gerek. Yahudi soykırımı kurbanları hayvanların mezbahaya götürüldüğü aynı tren raylarında taşındılar, insanlar tavuk çiftliklerindeki tavuklar gibi bir araya tıkıştırıldılar. Theoro Adorno, o zamandan bağımsız olarak, insanların mekanize biçimde öldürülmesinden yola çıkarak şöyle der; “Bir insan bir mezbahaya bakıp da “ama onlar hayvan” diye düşündüğü zaman başlar.” sözleriyle aslında günümüzde yaşanan mezbahalardaki hayvan katliamını bütünüyle öne sürmektedir.

Yine yaşadığımız dönemdeki en büyük sorun, Darwin’in doğal seçilim teorisini benimserken onun yaşamın devamlılığı ve hayvanların zekasına gösterdiği önemi görmezden gelerek hayvanları basit içgüdüleri tarafından yönetilen organizmalar şeklinde görülen Kartezyen modelleri tercih etmiş olmamız, en büyük yanılsama içerisine girmiş olduğumuzu üzülerek göstermektedir.

Son olarak, şu anki yazdıklarımdan ve alıntıladığım bazı makale paragraflarından yola çıkarak, günümüzde kullandığımız teknolojinin getirdiği eksi değerleri bir başka zaman tartışmak daha doğru olacaktır. Bu bir ideolojik kavram olmakla beraber, daha çok sol ideolojinin bir türlü benimseyemediği bir hareket olarak algılamak doğru olacaktır. Belki bunu söylediğim için çoğu arkadaşım veya bu görüşü ideolojiyi savunan birçok dostlar/insanlar bana kırılacaktır, lakin şunu belirtmem gerekir ki sol, solculuk; balıkçılıkla ilgilenir, balıkla değil. Yine bundan yola çıkarak makalemi bitirirken hayvan sömürücülüğünün gündeme getirilmiyor oluşunu ‘90’ların başında, ABD’deki bir solcu dergi olan The Nation’ın, fabrika çiftliğinde çalışan işçilerin çalışma koşullarını eleştiren bir yazı kaleme alması ve o çiftlikteki kafeslerde, sıkış tepiş(garip bir deyim oldu) yaşayan tavukların insafsızca sömürülüyor oluşundan tek kelime bahsetmiyor oluşu, o günden bugüne sanıyorum ki en güzel örnek olacaktır. Herhangi bir temennim yok, bu tür haberleri zaten hayvan sömürüsüne karşı olan birçok site yapıyor. Fakat şunu bilmekte yarar olacaktır ki bizler tek bir ırk veya insan ırkı değiliz. Bizler tek bir toplumuz.

Kaynaklar:

  1. Sara C. Haden and Angela Scarpa, “Childhood Animal Cruelty: A Review of Research, Assessment, and Therapeutic Issues,” The Forensic Examiner 14 (2005): 23–33.

2. David Crary, “Program Links Domestic Abuse, Pets,” Associated Press, 11 Mar. 2001.

3. Stephen R. Kellert and Alan R. Felthous, “Childhood Cruelty Toward Animals Among Criminals and Noncriminals,” Human Relations 38 (1985): 1113–29.

4. An Unnatural Order: Roots of Our Destruction of Nature by Jim Mason

5. The Politics of Total Liberation: Revolution for the 21st Century by Dr. Steve Best

6. The Ecology of Freedom: The Emergence and Dissolution of Hierarchy by Murray Bookchin